Kamusal alan, hukuka değil, siyaset bilimine ait bir kavramdır. Hukuk terminolojisinde “kamusal alan” diye bir kavram yoktur. “Kamusal alan” aslında siyaset felsefesinin bir terimi ve güncel tartışma konularından biridir. Sorun, terimin anlam ve kapsamının önemli ölçüde kişinin dünya görüşüne bağlı olarak değişkenlik göstermesidir. Objektif bir “Kamusal alan” tanımı çıkarmak da mümkün değildir. “Kamusal”ın fizikî mekân olarak kullanılması da siyaset felsefesine aşina olmamaktan kaynaklanmaktadır.
Bir şeyi “kamusal” olarak nitelemekle devletin alanı keyfî olarak genişletilmektedir. Literatürde “kamusal alan”la ilgili tartışmalar demokrasinin alanını genişletmeye yöneliktir.
Kamusal alan toplumsallaşmanın özel bir bölgesidir. Bu bağlamda sorun, devletin toplumsallaştırılması ya da toplumun devletsizleştirilmesidir.
Kamusal alanda ceza yasalarında yaptırım öngörülenler dışında kalan durumlarda serbestlik vardır. Kamusal alan tek tip olmayıp, kozmopolittir. Kamusal alan herkesindir.
Siyaset bilimi literatüründe “kamusal alan” kavramı; ya vergilerle finanse edilen kurumlar (mahkemeler, polis, ordu vs.) yani devlet ve çalışmaları ifade etmek için, ya da kamusal/özel ayırımı “siyasî” olan ile kişisel olanı, yani siyasetin-devletin karıştığı alanla karışamadığı alanı ayırmak için kullanılır. Ancak, kamusal alanın ne batıda ne de bizde üzerinde mutabakata varılmış bir tanımı yoktur.
Liberal demokrasiye göre bireyin temel hak ve özgürlükleri siyasetin, devletin müdahale edemeyeceği özel alana girer.
Topluma ait olması gerekirken devlete ait sayılıyor bu alan. Devletin burada dayatmacı ve ayırımcı olması, mekânı kendi mülkiyetine geçirmesi makul görülmemektedir.
Devlet burada sahiplik rolüyle değil, kişinin hakkını korumak için bulunmalıdır.
Kamusal alan kavramının doğuşu ve tarihsel bağının analizinin yapıldığı “Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” isimli eserinde Habermas; kamusal alanın, yurttaşların ortak meseleler hakkında fikirlerini ortaya koydukları, müzakerede bulundukları, anlaşmaya vardıkları söylemsel bir etkileşim alanının varlığına işaret ediyordu.
Kamusal alan kavramıyla, farklı toplumsal sınıf ve kesimlerin karşı karşıya geldiği; sorunların, uzlaşmazlıkların aşılmaya çalışıldığı, farklılıkların tehdit olarak algılanmadığı, ötekilerin farklı söylem ve eylemlerinin imhası yoluna gidilmediği bir alanın varlığı akla gelmektedir.
Aksi takdirde egemen olanın algılayış tarzı, bireylere/topluma dayatılır. Bu kavramla toplumun bireylerine sürekli tuzak kurulur. Hâlbuki kamusal alanda bireylere tepeden tercihler sunulamaz, bireyler tercihlerini mücadele içinde ortaya koyarlar. Bu mücadelenin/kamusal alanın başlangıç sınırı evin dışı, bitiş sınırı ise şiddet olmalıdır.
Bireylerin kamusal alana girmeleri, etnik, dinsel, kültürel farklılıklarından, düşüncelerinden arınmış olma koşullarına bağlandığında artık kamusal alan ve kamusal insandan söz edilemez. Kamusal alanın böyle algılanması, bireylerin tek tipleştirilmesi amacını güder. Bu ise demokratikleşme ve özgürleşme süreci karşısında en büyük engeldir.
Hukukî kesinlikten yoksun ve sınırların nerede başlayıp nerede bittiği üzerinde görüş birliği olmayan “kamusal alan” kavramı bir hukukî yasaklama gerekçesi olamaz.
Bu konuda önemli bir sorun, devletin kamusal alana tasallutudur.
İfade ve girişim gibi kıyafet de “negatif” (liberal) bir özgürlüktür. “Kamusal alan” gerekçesiyle yasak konulamaz. Türbanın siyasal bir simge olduğu iddiası mutlak değildir. O zaman vicdanî kanaatin getirdiği örtünmeyi nereye koyacağız.
İçsel bir gerçeğe dayalı olarak giyilen giysilere bir başkasının aşkın bir anlam vererek o kişiyi dışlama hakkı yoktur. İçsel gerçeğin hangi tür duygu ve düşünceye dayandığının değerlendirilmesi karşı tarafın hak alanında değildir.
Her şeyi devletin oluşturduğu ve her türden sınırı devletin çizdiği bir modelde kişiye sadece özel alan bırakılıyor ve o da evle sınırlanıyorsa bu, devletin öznelerin yaşamına doğrudan müdahaledir ve devlet tarafından bireysel tercihin toplumsal sınırını çizen temel bir kısıtlamadır.
Siyaset bilimi literatüründe “kamusal alan” kavramı; ya vergilerle finanse edilen kurumlar (mahkemeler, polis, ordu vs.) yani devlet ve çalışmaları ifade etmek için, ya da kamusal/özel ayırımı “siyasî” olan ile kişisel olanı, yani siyasetin-devletin karıştığı alanla karışamadığı alanı ayırmak için kullanılır. Ancak, kamusal alanın ne batıda ne de bizde üzerinde mutabakata varılmış bir tanımı yoktur.
Liberal demokrasiye göre bireyin temel hak ve özgürlükleri siyasetin, devletin müdahale edemeyeceği özel alana girer.
Topluma ait olması gerekirken devlete ait sayılıyor bu alan. Devletin burada dayatmacı ve ayırımcı olması, mekânı kendi mülkiyetine geçirmesi makul görülmemektedir.
Devlet burada sahiplik rolüyle değil, kişinin hakkını korumak için bulunmalıdır.
Kamusal alan kavramının doğuşu ve tarihsel bağının analizinin yapıldığı “Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” isimli eserinde Habermas; kamusal alanın, yurttaşların ortak meseleler hakkında fikirlerini ortaya koydukları, müzakerede bulundukları, anlaşmaya vardıkları söylemsel bir etkileşim alanının varlığına işaret ediyordu.
Kamusal alan kavramıyla, farklı toplumsal sınıf ve kesimlerin karşı karşıya geldiği; sorunların, uzlaşmazlıkların aşılmaya çalışıldığı, farklılıkların tehdit olarak algılanmadığı, ötekilerin farklı söylem ve eylemlerinin imhası yoluna gidilmediği bir alanın varlığı akla gelmektedir.
Aksi takdirde egemen olanın algılayış tarzı, bireylere/topluma dayatılır. Bu kavramla toplumun bireylerine sürekli tuzak kurulur. Hâlbuki kamusal alanda bireylere tepeden tercihler sunulamaz, bireyler tercihlerini mücadele içinde ortaya koyarlar. Bu mücadelenin/kamusal alanın başlangıç sınırı evin dışı, bitiş sınırı ise şiddet olmalıdır.
Bireylerin kamusal alana girmeleri, etnik, dinsel, kültürel farklılıklarından, düşüncelerinden arınmış olma koşullarına bağlandığında artık kamusal alan ve kamusal insandan söz edilemez. Kamusal alanın böyle algılanması, bireylerin tek tipleştirilmesi amacını güder. Bu ise demokratikleşme ve özgürleşme süreci karşısında en büyük engeldir.
Hukukî kesinlikten yoksun ve sınırların nerede başlayıp nerede bittiği üzerinde görüş birliği olmayan “kamusal alan” kavramı bir hukukî yasaklama gerekçesi olamaz.
Bu konuda önemli bir sorun, devletin kamusal alana tasallutudur.
İfade ve girişim gibi kıyafet de “negatif” (liberal) bir özgürlüktür. “Kamusal alan” gerekçesiyle yasak konulamaz. Türbanın siyasal bir simge olduğu iddiası mutlak değildir. O zaman vicdanî kanaatin getirdiği örtünmeyi nereye koyacağız.
İçsel bir gerçeğe dayalı olarak giyilen giysilere bir başkasının aşkın bir anlam vererek o kişiyi dışlama hakkı yoktur. İçsel gerçeğin hangi tür duygu ve düşünceye dayandığının değerlendirilmesi karşı tarafın hak alanında değildir.
Her şeyi devletin oluşturduğu ve her türden sınırı devletin çizdiği bir modelde kişiye sadece özel alan bırakılıyor ve o da evle sınırlanıyorsa bu, devletin öznelerin yaşamına doğrudan müdahaledir ve devlet tarafından bireysel tercihin toplumsal sınırını çizen temel bir kısıtlamadır.