Çağdaş demokrasilerde, kişi güvenliğine ilişkin kurum ve kurallar, hukuk devletinin temelidir.
Kişiler doğa halinden vazgeçerek bir otoriteyi kabul etmeleri karşılığında, otorite de “kişilerin canlarını ve başkaca temel haklarını koruma” yükümlülüğünü üzerine almıştır. Devletin bu yükümlülüğünü yerine getirmemesi halinde “kişilerin itaat yükümlülüğünün de kalmayacağı”ndan da söz edilmektedir (Özellikle J.Locke...). Can güvenliği yargı güvencesine bağlanmalı.
Kişi güvenliğini tehlikeye sokan durumlar:
- Devletin keyfi bir takım işlemlerle “vücuduna (bedenine) el atması” olanağının varlığı,
- Kişilere karşı “zabıtanın silah kullanması” en zorunlu hallere (asgariye) indirilmemesi,
- Cana karşı saldırıların yaygın bir hal alması ve iktidarın bunları önlemekte aciz duruma düşmesi,
- Hukukta olsa bile, gerçek hayatta kişilerin canlarına karşı kurulan sistemli tuzaklar ve bunların hoşgörü ile karşılanması,
- Kişilerin canlarına kıyanların derhal cezalandırılmaması, hele “seyirci (hareketsiz) kalınması”,
- Bazı katillerin kayırılması, hoşgörü ile karşılanması,
- Siyasal iktidarın cinayetlere bulaşması,
- Bazı kuruluşların siyasal (doktriner, dogmacı) nedenlerle kişilerin canları üzerinde tasarruf etmeye kalkışmaları,
- İşkence
Bu ve benzeri durumlar sonucu;
- Can güvenliğinin değeri önemli ölçüde azalır.
- Hayat hakkının garanti edilmiş olmasından söz edilemez,
- Bir takım kişilerin rahat uyuyabilme imkânı ortadan kalkar,
- Kişiler mutsuzluğa mahkûm edilir,
- Devlet güçlerine karşı güven ortadan kalkar, güvensizlik söz konusu olur, bu güvensizliğin düşmanlığa dönüşme ihtimali doğabilir,
- Hukuk devleti ve demokratik rejim tehlikeye girer, dikta yoluna sapmak isteyenlere fırsat yaratılır.